hayat tuhaf. ve ben hep hayatı kontrol etmeyi seven biri oldum.
yaşım çok daha küçükken insanların benim hakkımdaki fikirlerini ve duygularını kontrol edebileceğimi biliyordum. çünkü çocukken insanlar sizden çok şey beklemiyorlar. söz dinlerseniz, ödevlerinizi yaparsanız, yetişkinlerin size yükledikleri sorumlulukları ya da sürpriz bir şekilde avuçlarınıza bıraktıkları beklentileri yerine getirirseniz bir anda çok uslu bir çocuk olursunuz. çok akıllı. hep çok gülen bir çocuktun mavi.
yetişkinlerin ne istediğini okumak hiç zor değildi. hayatımda hiç zorlandığımı hatırlamıyorum. bir bakışla susan bir çocuktum. çünkü bir bakışın ne demek olduğunu bilirdim. kimse arkamda durmadığından sorumluluklarımı yerine getirmemenin ne olduğunu da çabuk öğrendim, onaylanmamayı göze alıyorsam onaylayacak olanların istediklerinin dışında hareket edebilirdim.
risk almak çocukken korkunçtu. korkunç olmasına rağmen risk almaktan çekindiğimi hatırlamıyorum. gerçi susturan bakışlardan, hep gülen bir çocuk olduğuma dair hikayelerden ve insanların gözlerimden okuyacaklarına korktuğum cehennem azabından başka hatırladığım pek bir şey yok çocukluğuma dair. ama en azından hatırlamaya başladığım andan itibaren biliyorum ki risk almak midemi sımsıkı sarsa da korkudan titrese de iştahımı kesecekmiş gibi yapıp beni bitmek tükenmek bilmeyen yeme krizlerine soksa da çekindiğim bir şey olmadı.
kontrol etmeyi seviyordum. o yüzden başkalarına risk gibi görünen şeyler benim için kontrollü adımlardı. her ihtimali düşünülmüş senaryolar. en kötüsünden çekinmediğim, onaylanmamayı göze alabileceğim ortamlarda onayını çok da önemsemediğim insanlara karşı yaptığım şeyler.
yani aslında risk denebilir miydi, bilmiyorum. ama her ayrıntıyı düşünmekten bile korkan insanlara göre bakışları okumaktaki başarım beni çok ileri taşıdı.
özellikle yirmi yaşımdan sonra, ki benim yeniden doğduğum yaştı bu, her sene, hatta her ay, bambaşka bir insan oldum. kontrolü kaybetmeye her yaklaştığımda kabuğuma çekiliyordum, evet. insanlardan uzaklaşacağıma dair kendime söz veriyordum.
aslında izole olmanın bir kontrol mekanizması olduğunu o an anlamıyordum. sadece, diyordum, ben zaten müstakil biriyim. içime dönmeden yaşayamam ki. ben zaten içimde yaşıyorum.
kendine yalan söylemek de kontrol etmenin bir parçası elbette.
hatta bu yazıyı yazmak da.
risk almak beni çok yere götürdü. kontrollü risk hayatın çoğu alanında işe yarıyor. sosyal ilişkilerinizde, aile içinde, iş hayatında, hatta hobilerinizde, kalabalık grupları yönetmekte. tüm bunları yaparken de kişiliğimi tanımaya başladım.
söylemiştim. çocukluğumu hatırlamıyorum ki. yeniden doğduğum yirmi yaşımdan öncesi çok bulanık benim için. sadece kırıntılarını görebiliyorum. aklımdaki varlıklarının etkisini kontrol edebildiğim ölçüde kabul ediyorum bunları.
şimdi sürekli başkalaşan, başkalaştığı haliyle insanların içinde olan, her yetişkin kadar ve hatta onlardan daha fazla yeni dinamiklerin içine atılan, insanların hayretle baktığı şeyleri mecburmuş gibi yapan bir kadın olarak kendimi tanıdıkça aslında kontrol dediğim şeyin hayatta ne kadar yer alırsam alayım hiçbir zaman kendimi bırakamamak olduğunu anlıyordum.
omuzlarım hep çok ağrır. yükü çok diyemeyeceğim. ama o kadar çok şey beni çekiştiriyor ki. yıkılamıyorum. dört bir yanımdalar.
bir bakışla susan çocuk mavi'den beri her yanımdan asılıyorlar.
kontrol. ben onu hep yapıyordum. daha duyguların ne demek olduğunu bilmeden etrafımdakilerin duygularını kontrol altında tutmayı biliyordum.
isteyerek değil. sorumluluk bende olduğu için.
hayatımda sorumlu olmadığım bir dönem oldu mu? aslında hiç müstakil hissetmedim ben. içimin küçük evinin çevresinde hep küçük küçük evcikler vardı, yaş aldıkça çoğalan. sürekli bir sorun. sürekli su basan, yangın çıkan, deprem olan, bahçesine kurt inen, içine yılan giren, bir sürü, bir sürü ev. her birine koşturan ben. o sırada dayanmaktan temelleri sürekli titreyip duran kendi iç evim.
bir çocuk kontrol etmeyi kontrolüne bırakılan şeyler olduğunda öğrenir.
sen bir çocuksun ve şimdi çocuk gibi hiçbir şeyi düşünmeden çimlerde oturup evcilik oynayacaksın, denmediğinde öğrenir. evcilik oynarken bile evin dinamiklerini kontrol etmeye çalıştığında öğrenir.
aslında ben yalnız değilim. neden hepimizi böyle yetiştirdiler? neden bütün bir nesil böyle hep geriye düşmek isteyerek büyüdü yukarı doğru?
büyüdükçe kontrol edemiyor insan.
nasıl kontrol edebilirsin ki? evinden çıkıyorsun. evinde tanıyıp onlarla büyüdüğün insanlardan çıkıyorsun. şahane pazar'daki gibi adımını attığın kutuya gömülüp boyaya düşebilirsin. ya da bir sonraki adıma geçebilirsin.
ama her adımda bir boya kutusu var gibiydi.
ben boyalara düşmekten memnun gibi tulumumu onların renklerine buladım. rengarenk. her şeyine koşturmaya çalıştığım evciklerin camlarından beni hayretle izlerlerken güldüm.
hep çok gülen bir çocuktum ben.
yetişene kadar çok ağladım. herkes yatağımda döktüğüm hıçkırıkları duysa da kimse yorganı üstümden almaya kalkmadı.
o yüzden yüzlerine karşı hep güldüm.
ama boya kutuları bitmiyordu. insan renkleri sevse de oyunu kazanmak istiyor. birisi yardım etsin, tüyo versin istiyor.
ben yardım istemeyi hiç öğrenmedim. arkamızda duran olmadı, demiştim size. canın acıyorsa sızlanmayı keserdin ve geçerdi. üzülüyorsan herkes uyurken ağlardın ve sabah yüzün şişman olduğun için şişti zannederlerdi. kimseyle konuşmak istemeyip içine kapanırdın ve efendi bir kız olduğunu düşünürlerdi. ne gerek var yardım istemeye? soran oldu mu ki?
ben de oyunun ne zaman biteceğini, hangi kutularda boya olmadığını öğrenmek istedim. geleceği bilmek. kontrol etmenin ustaca bir yolu.
fallar. tesadüfler. her şeyi çok anlatıp çok yorumlamalar. gelen yorumlar içinden işime yarayanları seçmeler. kafamda kurmalar. en çok da bu. yine müstakil evimin çıplak duvarlarının arasına kapanıp olmayan dünyaları yaşamalar.
kontrol etmeye çalıştığım gerçeklikten uzaklaştığımı anlamadan geçirilen üç yıl.
ve yine
ve yine
ve yine kimsenin elini bana uzatmaması.
omuzlarım o kadar ağrırdı ki.
kuş gibi çırpınırdım. kimsenin anlamadığı bir hastalıktan ölen, bir kafeste yapayalnız bir ömür geçirmiş bir kuş gibi.
ve yine herkesin evini su basardı. herkeste yangınlar. yangınların olmadığı bir gerçekliğe sığınırdım. yangınların söneceğini, suların kesileceğini anlatan fallara inanırdım. bana bunları söylesinler diye insanlara paralar yağdırırdım. gerçeği yüzüme vuran arkadaşlara darılırdım.
yalnız artık omuzlarıma asılmasınlar, yıkılayım da üstüme çıksınlar, ayakta duramıyorum.
ne istediğimi de unuturdum. kontrol etmek olamazdı isteğim sadece. insanın böyle bir hayat gayesi olamaz.
kontrol etmediğim bir hayatın olduğuna dair güvence almaya çalışırdım geleceği vaadedenlerden.
kim geleceği vaadedebilir?
gelecek kimindir? herkes buradayken, herkes, şimdide, burada oramı buramı çekiştirip benden bir şeyler beklerken, hayatımda bir kere bile insanlardan bir şeyler bekleyememişken, umut ettikçe boşa çıkmışken kim geleceğe hükmedebilir?
sonra birisi bana geleceği söyledi.
yaşanacak şeyleri harfi harfine.
yaşandılar.
üstüne çığ düşeceğini bile bile yoldan çekilememek gibi bir şeydi. gözümü kamaştıran kara bakıp öylece dikildim.
bundan böyle gelecek çığları bilmek istemediğime karar verdim.
çünkü bilemem.
gelecek kimindir?
bana yaşanacakları söyleyen o astrologun değil.
yaşananların başrolü olan o adamın da değil.
yaşanacak olanı beklemekten tepesine yıkılacak evini göremeyen ben de değil.
gelecek birinindir. sadece birinin.
ben hiçbir şeyi kontrol edemem.
kontrolün mutluluk getireceği yalanına da artık inanamam.
biri elini uzatsın diye bekleyemem.
her gün yıkılmayı ümit ederek beni çekiştirmelerine müsaade edemem.
dizlerimi büküp oturacağım öyleyse.
üstüm başım hala boya. nereye uzansam boya sıçrıyor üstüme. belki boyalara bulanmak da hayatın bir aşamasıdır.
sonunu bilemeyeceğim.
bilebilsem de bilmeyi istemem artık.
kontrolü bırakmayı hala öğrenemedim. ama her gün kendime hatırlatıyorum.
kontrol bende değil. zaten hiçbir zaman bende olmamıştı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder